Free Web Site - Free Web Space and Site Hosting - Web Hosting - Internet Store and Ecommerce Solution Provider - High Speed Internet
Search the Web


ESTETİK


 

 

    www.resimogretmeni.cjb.net / Eski Yunanca bir sözcük olan estetik duyumsamak, algılamak anlamındadır. Estetik güzellik felsefesidir. Güzel üzerine düşünme ve ne olduğunu araştırma etkinliğidir. Estetik, 18. Yüzyılda Baumgarten (1714-1762) tarafından kurulmuştur. Her ne kadar estetik bağımsız bir felsefe disiplini olarak iki yüz yıllık bir geçmişi gösteriyorsa da, aslında estetik problemler ile uğraşma daha ilkçağa kadar geri gider. Uzun bir geçmişe sahip olan estetik problemler özel bir ad altında toplanmamıştı. İşte, Baumgarten bu problemleri ortak bir ad altında toplayarak ona estetik adını vermiştir. Estetik olaylar da, tıpkı bilgi olayında olduğu gibi, bize süje ile obje arasındaki ilgiyi gösterir. Estetik olay da aynı şekilde estetik olarak algılayan süje ile bu süjenin estetik algı ile kendisine yöneldiği varlık, doğa ya da sanat eseri dediğimiz obje arasındaki ilgidir. Estetiğin görevi, bulanık ve karmaşık olan duyusal bilginin mükemmelliğini araştırmaktır. Duyusal bilginin mükemmelliği güzellik adını alır. Buna göre, estetiğin konusu güzelliktir. Estetiğin konusu içine yalnız güzellik ve estetik değerler girmez, sanat da girer. Çünkü sanatın amacı da sanat eserlerinde güzelliği ya da estetik değerleri ortaya koymaktır

     Sanat da felsefenin bir konusu, bir disiplinidir. Sanata felsefe açısından yaklaşım sanat felsefesini oluşturmuştur. Sanat felsefesinin temel sorusu, sanatın nasıl bir etkinlik olduğudur. Sanat felsefesi sanatın, beğenilerin, sanat eserinin özünü ve anlamını konu alır. Sanat felsefesi estetiğin bir bölümüdür. Yalnız insan etkinliği sonucu ortaya çıkan sanat ürünlerini değerlendirir. Estetik ise, sanatın yanında doğadaki ‘güzeli’ de kapsamına alır. Sanat felsefesinde, sanat eserlerinin nasıl oluştuğu üzerine değişik yaklaşımlar oluşmuştur. Bu yaklaşımlarım bazıları şunlardır.

    Taklit Olarak Sanat : Bu görüşe göre, sanat eserinde gördüğümüz, sanatçının algıladığı şeyleri taklit ederek bize yansıtmasıdır. Sanatçı, doğanın güzelliğini eserinde ne kadar aslına uygun olarak yansıtabilirse, eseri o kadar güzel olarak yargılanır. Bu nedenle bu kurama yansıtma kuramı da denir. Yansıtma kuramı İlkçağın idealist filozofu Platon’a kadar geri gider. Aristoteles’de sanatı bir taklit olarak görür. Şair dil, müzikçi ses, ressam da boya aracıyla nesneleri taklit eder, onları yansıtır.

    Yaratma Olarak Sanat : Sanat eseri, sanatçının kendi yaratıcı gücü, yeteneği ve coşkusunun oluşturduğu estetik objedir. Doğa kendi başına güzel değildir. Nesneler dünyası tinsellikten yoksun, bir madde dünyasıdır. Yaratma olayı, sanatçının algıladığı maddi varlığa duygu, düşünce ve hayal gücünü katması olayıdır. Bir sanat eseri, sanatçının kendinden kattığı değerlerle anlam kazanır. Maddi varlığı böyle tinselleştirmek, maddeye biçim vermek demektir. Biçim kazanmış, tinsellik kazanmış maddi varlık artık maddi varlık olmaktan çıkar ve bir sanat eseri olur. Ölümlü olan madde, tinselleşince, biçim alıp bir sanat eseri haline gelince, ölümsüzleşir. Sanat eseri bir kere oluşan bir üründür. Bu nedenle sanat eseri özgündür, ikinci örneği yoktur. Oyun Olarak Sanat : Sanat ile oyun arasında daima bir benzerlik görülmüştür. Çünkü, her iki etkinliğin de ereğinin kendinde olmasıdır. Oyun oynayan bir çocuk için oyunun dışında bir başka erek , bir başka dünya yoktur, çocuk oynamak için oynar. Bu görüşe göre, sanat etkinliğini bir oyun gibi değerlendirmek gerekir. Nasıl oyunda çıkar, günlük kaygı yoksa ve olabildiğince özgürlük varsa, sanatçı da bir oyuncu gibi gerçek dışı bir dünyada eserini oluşturur. Alman düşünür Kant, Alman şair Schiller ve psikolog Wundt bu görüşü savunmuşlardır.

    Sanat eseri; Sanatçı tarafından bir estetik tavır sonucu oluşan bir eserdir. Her sanat eserinin bu nedenle estetik değeri vardır. Çünkü, sanatçının kendine özgü duyguları, heyecanları, hayal gücü ve yetenekleri eserinde birleşmiştir. Sanat eserinin en önemli özelliği tek olmasıdır. Çünkü, sanatçı eserini oluştururken oluşan duyguları ve hayal gücünü bir kez daha aynen yaşayamaz. Bir ürünün sanat eseri olarak belirlenmesinde üç temel öğe etkendir. Bunlar, estetik süje (sanatçı) , estetik obje (sanatçının sanat eserine dönüştürmek istediği her şey) ve estetik yargıdır (sanat eseri hakkında ortaya konan beğeni değeri, yani güzel ya da güzel olmamayı belirten yargı.)

 

     Estetik sözcüğü, Yunanca doyum anlamına gelen aestesis sözcüğünden alınmıştır. Bunu en evvel, filozof Kant, duyarlığı ve duyuları incelemek için kullanmıştır. Daha sonra aynı okula bağlı Baumgarten, sanat ve güzel konularını inceleyen özel bir bilim adı olarak bu terimi felsefeye mal etmiştir. Bugün de bu sözcük güzellik bilimi veya güzel sanatlar felsefesi anlamını taşımaktadır. Estetik, felsefi bilimler arasında bir süre bağımlı bir bilgi türü sayılmış, sonra bağımsızlığını korumuş fakat sosyoloji ve psikolojinin baskısından kurtulamamıştır. Estetik üç ayrı türde incelenmektedir:

    *Genel Estetik: Bunun konusu güzel fikrini çözümlemek, güzelin karakterini tespit etmek ve buna eşlik eden olayları göstermek ilişkileri bulunan fakülteleri belirtmek ve mesela yüce gibi bazı kavramlarla olan içten ilgisini araştırmaktır; sonra da güzel fikrinin tabiattaki ve beşeri varlığın şekilleri içindeki gelişimini, sanat eserlerindeki gerçeklenme koşullarını izlemek, sanatın doğasını, amacını ve öteki düşünce alemleriyle olan ilişkilerini belirlemek, sanat eserinin meydana gelmesi için, artistik tasarımın koşullarıyla prensiplerini incelemek ve sanatçının malik olması gereken deha, hüner, hayal gücü ve zevk gibi yeteneklerini öğrenmektir.

    *Özel Estetik: Bu da, güzel sanatlardan her biri için ileri sürülmüş olan teoriler ve güzelin karakteriyle genel olarak sanatın prensiplerini belirler. Bütün sanat türlerinin doğalarıyla kendilerine özgü rollerini, karşılıklı sınırlarıyla bunlar arasındaki benzerlik ve ayrımları yakalamaya çalışır. Aynı zamanda, bu sanatların bağlandıkları koşularla kuralları tespit eder. Bütün bu sanatlar arasında bulunan en doğru ilişkileri, bunların doğal bir sınıflamadaki gerçek yerlerini göstermeye çalışır; bu suretle de hakiki bir sanat sistemini oluşturur.

    *Sanat Tarihi: Bu saydığımız konulardaki teorilerin bilimsel bir değer kazanabilmesi için, sanatın genel bir tarihine ihtiyaç vardır. Sanat da, felsefe, din, hukuk ve ahlak... gibi değişmelere ve devrimlere uğrar. Güzel fikri, insanlığın geçirdiği türlü dönemlerde farklı şekillere bürünür. Bu değişmeler, bu şekiller ancak sanat tarihinde incelenebilir. Bunlar bilinmeden sanat teorileri, dar, uydurma ve kısır düşünceler olmaktan kurtulamaz. Her sanatın, tarihte, kendine özgü bir yeri vardır. Mesela, Yunan sanatının, Roma sanatının, klasik sanat ve romantik sanatın ne olduğunu anlamak için, eski ve modern sanatın, çoktanrıcı ve Hıristiyan sanatlarının ne olduklarını bilmek gerektir. Sanat tarihi, sanatın geleceği ve kaderi hakkında hüküm vermemize de hizmet eder. Diyebiliriz ki, insanlar, nasıl bir aynı Tanrıyı, yaşadıkları çağlara ve toplumların kültürel seviyelerine göre başka başka sıfatlarla süsler ve kendisine başka adlar verirlerse, renk, ses, çizgi, hareket, eşya ve varlıklar... karşısında da birbirininkine uymayan duygulara kapılırlar ve bir aynı konu üzerinde bu uygulanma farkı, içinde bulundukları ruh haline göre çeşitlenmiş olur. Bunun içindir ki, bir aynı konu, türlü sanatçılarda uyandırdığı bu ilham ve izlenim farkları yüzünden, birbirine benzemeyen eserler halinde şekillenir ve ifade olunur. Denilebilir ki, bütün sanat sistemleri, zihnin, hayat ve sosyal koşulların icat ettirdiği ülkülerle duygulanmalarımızın felsefesidir. İşte bu farklar, estetik zevklerin, hazların ve heyecanların başkalığı, değer yargılarımızın değişkenliğini yaratmaktadır. Bir bakıma estetik, sanat eserlerinde güzeli gerçeklendirmek için sarf edilen teknik gayretin mahiyet ve kurallarını değil, eserlere güzellik sıfatını aşılayan ajanların bilimidir. Bu takdirde o, psikolojinin ve dolayısıyla sosyolojinin bir dalı olmuştur. Güzeli aramaya ve güzeli bulup onun ne olduğunu bildirmeye çalıştığı vakit adeta metafiziğin bir bahsiymiş gibi görünür. Estetik, pozitif bir bilim değildir. Zira bunun bilimlerde olduğu gibi değişmez kanunları, hatta kuralları yoktur.

 

     Estetik, bu anlamda duyulur alginin, duyusalligin sagladigi bilgi ile ilgili bir bilim olarak düsünülüyor. Estetik kelimesi ilk kez belirli bir bilim dalını adlandırmak üzere Alman felsefecisi A.G. Baumgarten (1714-1762) tarafından kullanılmıştır. Baumgarten, 1750-1758 yılları arasında yayınladığı “Aesthetica” adlı kitabıyla bu bilim dalını temellendirir, konularını ve sınırlarını belirtir. Böylece, felsefeden kesinlikle ayrılan yeni bir disiplin doğmuştur. Bu sebeple, estetiğin bir adi da sanat felsefesidir. Estetiği, yalnız güzelliği inceleyen bir bilim, bir güzellik felsefesi olarak değerlendirmek, daha en basta bu alanı çok sınırlamak olur. Çünkü, estetik, dar anlamda yalnız bir değer bilimi olarak anlaşılsa bile, güzellik değerlerinden başka değerler de girer. Sözgelimi, yüce, trajik, komik, ilginç ve hatta çirkin bunlardan birkaçıdır. Bu değerler, en az güzellik kadar estetik ile ilgisi olduğu gibi, birer estetik anlamları da vardır. Günümüz düşünüsünde de estetik, salt bir güzellik bilimi olarak temellendirilemez. Ancak, güzellik ile insan arasinda belli bir ilgi vardir. Insan güzelden hoşlanır, ondan haz duyar. Güzelliğin amacı insana haz vermektir. Buna göre, araştırılacak şey, güzellik olmayıp, haz fenomenidir. Olaya böyle psikolojist bir açidan bakan Fechner (1801-1887), hazdan aciya kadar olan duygu ilgilerini incelemesi gereken böyle bir bilime hedonik (Grekçe’de ‘haz’ demektir) adini vermiştir. Fakat bütün bu yeni öneriler, belirli bir beğeni ve kabul görmemişler, bunların hiçbiri benimsenmemiş ve özellikle de Kant’ın ve Schiller’in estetik sözcüğüne ağırlıklarını koymalarıyla estetik adi, bugün estetik dediğimiz bilimin adi olarak yerleşmiş ve artik bu konudaki tartışmalar da sona ermiştir. Estetik: “sanatin doğası, amacı, sanatçının kim olduğu, yaratıcı süreç ve sanatın değerine yönelik araştırmaları kapsayan bir bilim dalı'dır. Bütün bu görüş ve düşünce tarzlarının öncesinde, ilk defa "güzel nedir?" sorusunu Eflâtun (427-348) sorar. Eflâtun'un, çevresindeki sanat eserlerine karsi kayıtsız kalması beklenemezdi. Çünkü onun yasadığı yıllarda, baslıca Yunan tapınakları ayaktaydı, ünlü heykeltıraşların eserleri şehirleri süslüyordu. Ünlü tragedyalar ise sürekli olarak anfi tiyatrolarda oynanıyordu. Eflâtun, değişik eserlerinde güzelliğin, iyilik, fayda ve uyum gibi kavramlarla olan ilişkisini tartışmıştır. Onun öğrencisi olan Aristo (384-322), güzelliğin kurallarını maddî yapıda, yani bu dünyada arar. Bu düşünüre göre, güzellik, sanat nesnesi üzerinde incelenirse bazi belirtilere sahip oldugu görülür. Bunlar; güzel, simetri ve sinirliliktir. Bu yaklaşım, oldukça matematikseldir. Güzel olan şey, parça ve bütün ilişkilerinin özelliğine bağlı olarak güzeldir. Platinos (205-270) adli bir Romalı felsefeci, güzelliği psikolojik ve metafizik yönleriyle ele alır. Her varlık, bir madde ve biçimden olusur. O, "eşyayı güzelleştiren şey nedir?" sorusunu başka şekilde cevaplar; "uyum aynı kaldığı halde, aynı yüzün kimi zaman güzel, kimi zaman pek güzel görünmeyişi, güzel'in uyum'dan farklı bir şey olduğunu gösterir." Ona göre "güzel", uyum değil; fakat uyumda parıldayan şeydir. Madde ruhun suretidir, biçimidir. Ortaçağ Avrupa'sında sanat üzerine düşünme isi pek önemsenmez; asil anlatılan şey sanatın ele aldığı konudur. Sonradan Hıristiyanlığı kabul etmiş olan Aurelius Augustinus (354-430) adlı düşünür, yer yer antik felsefenin izlerini taşırken, bir Hıristiyan estetiğinin havasını da taşır. Augustinus'a göre eksiksiz uyum; birliktir. Bütün sanatlarda hoşa giden şey, orantıdır. Oranti ve uyum ise birliği arar. Görülen şeyler, birliğe yöneldikleri için güzeldirler ve güzelliğin ölçüsü de bu birliğin ne derece gerçekleştirildiğine bağlıdır. Skolastik felsefenin ünlü temsilcisi Thomaso (1224-1274), bir eserinde Yunan estetiğinin kuramsal sonuçlarını toplar; biçim, görüntü v.b. kavramları tartışır. Estetik olayına yaklaşımı "ilahî ilham"ın mistik etkisi altındadır. Ona göre, tabiatta ve sanatta birlik ışıldamazsa, eğer kısımlar organik olarak birbirine bağlı ve uygun değilse, güzellik yoktur. Güzelliği meydana getiren düzendir. Uzun düşünce ve felsefe tarihi içinde estetiğe değinen daha pek çok düşünür vardır(Eflatun,427-348; Aristo, 384-322; Augutinos, 354-430 vd.). Bunlardan biri Friedrich Hegel (1770-1831) fazlasıyla dikkat çekicidir. Ona göre sanat, tabiatın taklidi değil, fakat bir idealdir. Bir ruh tarihinin sanata dönüştüğünü kabul eden düşünür, yalnız güzellik felsefesi kurmakla kalmamış, güzellik idealini tarihsel gelişimi içinde gözden geçirmiştir. Buraya kadar sayılan isimlerin dışında, T. Lipps, N. Hartmann, B. Croce, G. Lucas, Çernisevski ve Plehanov gibi düşünürler, estetik bilimine katkıda bulunan önemli kişiler olmuştur. Bunlardan Lipps, psikolojik estetiğin kurucusudur. Lipps, estetiği şu şekilde temellendirmektedir: “Estetik güzelliğin bilimidir; bu, çirkinin bilimini de kapsar. Bir obje, bende özel bir duygu, güzellik duygusu diyebileceğimiz bir duygu uyandırdığı ya da uyandırmaya etkili olduğu için ‘güzel’dir. Estetik, bu etkinin özünü tespit etmek, çözümlemek, nitelendirmek ve sınırlamak ister. Bu görev bir psikolojik ödevidir. Buna göre, estetik de bir psikoloji disiplinidir”

     Estetiğin ele aldığı sorunların en basında herhalde sanatçı vardır. Çünkü, insan olan sanatçı olmasaydı, sanat doğmazdı. Sanatçıda, diğer insanlarda görülmeyen kurma gücü, duyarlılık ve duygu üstünlüğü, çağrışım zenginliği gibi özelliklerin bulunduğundan bahsedile gelinir. Fakat bunlardan daha ayırıcı özellik, sanatçının algısındadır. Elbette gerçek sanatçı, sözde sanatçılara benzemez. Onun birtakım özellikleri olması doğaldır. Fakat, ne zekâsının üstünlüğü, ne duygularının yoğunluğu, ne düş kurma üstünlüğü, onu diğer insanlardan ayırt etmemize yeter. Çünkü onların da bu nitelikte olanları vardır; ama sanatçı değildirler. Sanatçıda, diğer insanlarda görülmeyen kurma gücü, duyarlılık ve duygu üstünlüğü, çağrışım zenginliği v.b. gibi özelliklerin bulunduğu söylenmektedir. Fakat, asıl ayırıcı özellik, sanatçının algısındadır. Sanat, gerçekliğin taklidine o kadar karşıdır ki, modern estetik, temel ilkelerinden birini, sanat eserini gerçeklikten soyutlamada buluyor. İşte bu başkalıklar, sanatçının yaratıcı kişiliğinden gelmektedir.

     Bir sanat eserinde ne var ki, bizi böylesine etkiliyor, bizi bizden alıp götürüyor? Bir tabloya, bir heykele, bir romana, bir şiire sanat niteliğini kazandıran şey nedir? İnsan kendisini bir sanat eseri, sözgelimi bir tablo karsısında bulunca, Delacroix’nin dediği gibi; “renklerin, ışıkların, gölgelerin bir düzene girmesinden doğan ve tablonun musikisi denen bir izlenim” alır. Tablonun daha ne dediğini anlamadan, bu sihirli uyum insani kavrar. Sanat eserini, çeşitli öğelerin kaynaşmasıyla biçimlenen, içi ile dışı bir olan, duygu,düşünce,renk,çizgi ve ses bileşimi olarak görmek, yanlış olmaz. Sanat eserinde değişen şey, içerik değil biçim ya da biçimsel bakıştır.

    Sanatçıdan kopan ve topluma karışan sanat eseri; yani şiir, roman, tiyatro, heykel, resim, kendisini okuyanı, dinleyeni ya da seyredeni bekler. Sanat eserinin bunlardan biri ile karsılaşması, estetik durumu meydana getirir. Bir sanat eserini ya da bir günbatımını seyre dalan kişi, gerçekliğin zorunluluklarından kurtulmuştur. Seyre dalışın konusu dışında bütün şeyler kaybolup gitmiş, bir tarafa bırakılmıştır. Günlük yaşantının çeşitlilikleri içinde farklı durumlarla karşılasan insanların pek azında rastlanılan bu duruma, sanatçıda ve sanatseverde daha çok rastlanır. Görülüyor ki, estetik heyecan, seyrine dalınan şeyin çıkarsız algısından gelmektedir. Estetik heyecanı en yoğun hissettiren etken ise şüphesiz sanat eseridir. Doğa ise bunun başka; güzel ve çirkin değerlendirmelerinin dışındadır. Doğa parçasını seyre daldığımızda, onu bir sanat eseri arasından görürcesine algılarsak estetik heyecan duyarız. Estetik heyecanın ilk şartı, şüphesiz duyumdur. Fakat, bu duyum imgeleri uyandırmazsa, onları duygulandırmazsa, estetik heyecan bir anlık ve geçici kalır. Bir tablodan, bir şiirden, bir senfoniden beklediğimiz şey, yalnızca çizgilerin, renklerin, sözcüklerin ya da seslerin soyut düzenlemesi değil, bu düzenle sanatçının bir ruh anini sonsuzlaştırmasıdır. Bu bakımdan, eksiksiz estetik heyecan, duyusal hazzın, biçimsel ve duygusal hazlarla birleşimidir. Duyum, sanatın başlangıç noktasıdır. Fakat, duyuların ham maddeleri olan duyumlar, imgeleri uyarmadıkça, aklin değerlendirmesinden geçirmedikçe, tam estetik heyecan uyanmaz

        Bir sanat kuramı, nesnelerin ya da olayların neden sanat olarak düşünüldüğünü açıklama gayretleri ve çabalarından doğar. Sanat kuramları, sadece sanat eserlerince paylaşılan özellikleri ortaya koyan önerilerden oluşur. Pek çok sanat kuramı ve akimi olmakla birlikte, burada daha çok, yaygın olarak bilinen kuramlara yer verilmiştir.

    a) Yansıtmacı Kuram:  (Mimesis) Görülen şeylerin taklidi anlamına gelen bir terim olan mimesis, Türkçede “yansitma” ya da “öykünme” terimleriyle ifade edilmektedir. Hareket noktasını ve adını “Eflatun/Platon”un, “Cumhuriyet adındaki eserinin onuncu kitabında ele aldığı, “Aristo”nun da “Poetika” ve “Retorika”da tekrarladığı, yüzyıllardan günümüze kadar gelen bir felsefi yaklaşımdır. Yansıtmacı kurama göre “sanatçı”, gerçekliği taklit eden kimsedir. Bu taklit ne kadar başarılıysa, sanat eseri de o kadar değerli olacaktır. Yansıtmacı kuram doğalcı bir sanat anlayışına dayanmaktadır. İçinde bulunduğumuz dünyayı olduğu gibi yansıtmaya çalışır. Sanatçılar, özü veya ideali değil, görünüşler ya da duyular dünyasını olduğu gibi yansıtmaya çalışır.

    b) Biçimci Kuram Bu kuram, her ne kadar biçimselliğe öncelik veren Rönesansa kadar götürülebilirse de, esas olarak, bu kuramın derinleştirilmesine 20. yy.da özellikle soyut sanat hareketi yol açtı. Modern sanat, “gerçek biçim” ya da “nesne biçim”i “imge biçim”den ayırmayı sağladı. Kübizm ya da gerçeküstücülüğün, nesnelerin biçimlerini bozmaları, biçimin daha kesin ve daha nesnel olarak ortaya çıkmasına yol açtı. Bu kuram, sanat eserinde içerikten çok biçime ve biçimselliğe ağırlık verir. Sanatta önemli olanın, sanat elemanlarının ve bu elemanlarının oluşturduğu düzenin olduğunu savunurlar. Seyredenler, bu düzenlemeyi konu ya da temadan daha çok önemserler. Bu kurama göre sanat, değeri kendinde var olan, pratik amacı olmayan, kendine yeterli bir nesnedir. Sanat eseri yalnızca bir beğeni sorunu değil, ayni zamanda algılama ve görme sorunudur. Bu görüşten hareketle Fechner 19. yy.da bir estetik biçim “psikofizigi” geliştirmişti. 20. yy. basında deneysel estetik, temelde basit orantıların değerine ve optimal biçimsel dengelere yöneldi. 1920 yıllarında biçim (Gestalt) kuramcıları, algısal davranış yasalarını koydular. Bu yasalar, estetik biçimlerin yerleşmesi ve görsel düşünce üstüne yeni çalışmalara kaynaklık etti. Kübizm, yapısalcılık (structualizm), çatkıcılık (constructivism) gibi çağdaş sanat akımları, maddeden ve onun biçiminden ayrılmayan, soyut formlar ve niteliklerle ugrasan akimlardir. Bu sanat türlerinde, akil kadar sezgi de rol oynar. Biçimci anlatımda sanatçının, sanatsal elemanlarla bir anlatıma gitmesi dışında hiçbir dis amaca yönelmesi yoktur. Sanatçı, bir anlamda işlevsel olmayan biçimlerle, formlarla uğraşır. Biçimci sanatçıların çoğu, ayni zamanda kuramsal olarak sanatsal görüş ve yaklaşımlarını ortaya koymuşlardır. Bir estetik kuram olarak biçimci kuramın önde gelen temsilcileri Clive Bell ve Roger Fry olmuştur. İleri sürdükleri görüşlerine göre sanatın özü, kendisi dışında bir şeyle ilişkisinde değil, bizzat kendi elemanları arasında sağlanan düzendedir. Çizgi, renk, değer ya da biçimler, birer nesne gibi bir görev üstlenerek mecazi bir ifadeye, kavramsal ve soyut sanata ulaşırlar.

    c)Dışavurumcu (Anlatımcı) Kuram Mimesis (yansıtmacı) kuram, sanatçının kendi duygularını ve yaşantılarını ihmal ediyordu. Özellikle Platon, yaratma sonucu meydana çıkan eserde, artistik ve estetik öğeler üzerinde durmuyordu. Aslında “yaratma” diye bir şey de yoktu. Eser, sadece dış dünyanın bir aynasıydı, yansımasıydı. 19. yy.da romantizm hareketleriyle sanatçı, bir estetik süje olarak ağırlık kazandı. Sanatçı, duygularını dile getiren ya da dışa vuran biriydi. Belki de “sanat, duyguların anlatımıdır” yaklaşımı, 19. yy. romantizm hareketiyle baslar. Sanatçının yaşamına ve yaşantılarına yönelen bu anlayışa göre sanat eseri, bir “ayna” olmaktan çikip, sanatçının iç dünyasına, ruhuna açılan bir “pencere” olmaktadır. Sanat eserinde doğa, dış dünya , dış gerçeklik anlatılmış olsa bile, bu anlatımda sanatçının duyguları ile değişime uğramış farklı bir dünya, farklı bir gerçeklik vardır. Önemli olan dış dünyanın ve gerçekliğinin yansıması değil, sanatçının dış dünya karsısında oluşan duygularının yansımasıdır. Sanatçının duygusal yasamı ile doğrudan ilgili olan dışavurumculuk, bir sanat eserinin duygusal ya da simgesel özelliğine değer veren bir kuramdır. Sözgelimi, bir tabloyu seyredenler, gördükleri canlı renklerden ya da çizgilerin kullanımından etkilenirler ve bu duygularla esere yaklaşırlar. Bu kurama ilişkin üç değişik görüş vardır: Sanatçı, duygusal yoğunluğunu eser aracılığıyla seyirciye aktarır. Sanatçının gizli duyguları, eser aracılığıyla ortaya çıkar. Içgörü sahibi seyirci duyguların dışavurumunu sanatçı ile özdeşleşim kurarak yasar.

    d) İşlevsellik Sanatı, seramik, kilim vb. gibi kullanışlılık ya da faydacı yönüyle değerlendiren bir yaklaşımdır. Bu görüş, bir sanat eserini eğitici, dinsel, toplumsal ve politik bir görüş ya da mesajı aktarmada basarili olup olmamasına göre yargılar.

Bu iki bilimin birbirleriyle olan ilişkisi veya farklılıkları çoğu defa yanlış anlamalara yol açabilecek şekilde karıştırılmaktadır. Arkeoloji ve sanat tarihinin ayrı ayrı bilim dalları olduğunu ileri sürenler bu ayrılığı su noktalarda toplarlar: 1. Her iki bilim, sanatın farklı devrelerini inceler. Arkeoloji, öncelikle eski Yunan ve Roma sanatını ele alır. Yunan-öncesi, prehistorya adi verilen arkeolojinin özel bir alanına girerken, Roma devrinden sonraki sanatlar yani Bizans ve İslâm sanatlarını sanat tarihi inceler. 2. Arkeoloji, insan elinden çıkan her türlü (estetik değer taşıyan veya taşımayan) malzemeyi inceler. Sanat tarihi ise bunların "güzel" olanlarını inceler. 3. Arkeoloji, kendi eserlerini bulmak için kazıya başvurur. Arkeolojik araştırmalarda kazı esastır veya önemli bir yer tutar. Görüldüğü üzere, sanatın çeşitli tarihî dönemleri için ayrı ayrı bilim dalları doğmuş gibi bir durum söz konusudur. Yunan ve Roma uygarlıklarının maddî kalıntılarını ortaya çıkarıp inceleyen arkeoloji, klâsik arkeoloji adıyla tanımlanmakta, klâsik arkeolojinin başlangıcı yazının icadına kadar indirilmektedir. Gerçekte, "eskinin bilimi" (arhaios ,logos) anlamına gelen arkeolojinin , ilgi alanına bir zaman siniri koymaması gerekirdi. Öteden beri bilim dünyasında, enstitü ve üniversitelerdeki kürsülerde yerleşmiş olan bu yanlışlık, arkeoloji biliminin kuruluş yıllarındaki araştırmaların, özellikle Yunan-Roma eserlerine yönelik olmasından kaynaklanmaktadır. Daha sonraları Güney Amerika'dan Asya'ya, Afrika'dan Anadolu'ya kadar yoğun bir arkeolojik kazı faaliyetlerinin olduğunu görüyoruz. Bu kazılarda Ortaçağ kentleri kazıldığı gibi, tarih öncesi yerleşim merkezleri de kazılmıştır. "Sanat tarihi nedir?" sorusunun en kestirme cevabi, "sanatın tarihidir" seklinde verilebilir. Ancak bu tanımlama çok kısa ve kapalıdır. Bu bilim dalının zenginliğini ve çok boyutlu muhtevasını yansıtabilmek üzere, şu tarif yapılabilir: Sanat tarihi, tarih şartlarından doğan maddî kültür eşyasını inceleyen bir bilimdir. Bugün bağımsız bir bilim dalı olan sanat tarihi, yeryüzünün gelmiş geçmiş bütün sanatlarını kapsayan birçok konuyu ilgi alanı içine alır. Dünyanın herhangi bir kösesinde ya da herhangi bir çağın belirli yıllarındaki sanat hareketi, özetle insanin sanat deneyleri olarak yasadığı her şey, sanat tarihinin ilgi alanına girer. Bundan da anlaşılıyor ki, genel bir sanat tarihi yanında, yalnızca belirli bir sanata yönelik sorunları konu edinen özel sanat tarihleri vardır: Çin sanatı, Türk sanatı, Mısır sanatı v.b. gibi. Belirli karakteristiklerle birbirinden ayrılan bu sanatlar arasındaki ilişkiler kadar, ayni sanatın içinde yer alan üslûp ve ekollerin birbiriyle olan ilişkileri de sanat tarihinin inceleme alanına girmektedir. 

    Sanat Psikolojisi Sanatın tanımlarından olarak; "insanin kendini anlatma yollarından biri" seklinde bir tanım yapmak mümkündür. Ancak, bu tanımlama içinde yer alan "kendi" ne demektir. Bunu tam olarak açıklayamıyoruz. Yani, sanat eseri, insanin istekleri, hayalleri, duygularını mı dile getirir? Eğer böyle ise, sanatın tarihsel gelişimi nasıl açıklanabilir? Psikolojinin diliyle sorarsak, "insanin, sanat eseri yaratmasını yöneten şey nedir?" diye sorarak ise başlamamız gerekir. Sanatı psikolojik olarak ele almak eski bir eğilimdir, fakat bu eğilimi deneysel metotlara oturtan yaklaşımlar son yıllarda görülür. İlk defa, sanat eşyasının biçimini ve özünü tartışan yazar T.Lipps (1851-1914)'dır. Kısa tarihi boyunca sanat psikolojisi, zamanla iki konu üzerinde yoğunlaşmıştır: 1)Sanatçinin psikolojisi ve 2) Algılayanın psikolojisi. Psikoanalitik çalışmaları başlatan S.Freud (1856-1939), ünlü sanatçıları, onların eserleri üzerinde tartışmalar yaparak inceler. Psikanalist görüş, izlenim, rüyalar, bilinç, fantazya, imajinasyon, dikkat problemleri üzerinde yoğunlaşır. Duygu ve düşünce, saplantı gibi sorunlarla birlikte sanata eğilen bu akım, sanattaki üslûp sorunundan çok, bilinç altını açıklayan temalarla ilgilenir. Psikanalist ekole göre, sanat eserinin; istekleri, hayalleri, bastırılmak istenen duyguları, bir başka plânda dile getirdiği düşünülmektedir. Psikolojik verilerin, sanatçı hakkında bilgi verdikleri, sanat eserinin bildirisini açıklamaya yardim ettikleri bir gerçektir. Ancak, sanat eserinin değeri ve tarihselliği bu yoldan açıklanabilir mi? Bu sorun, tartışmaya değer bir konu olarak görülmektedir. Psikolojik yaklaşımın ikinci sorunu "algi" olayıdır. Bu olayı başlı başına ele alan psikoloji alanı "Gestalt" okulu olarak bilinmektedir. Algılama işlemi, çevredeki eşya ve olayların bünyeleşmiş bütünler halinde kavranmasını sağlayan psikolojik bir olgudur. Bununla, bir şeyi, bir nesneyi (rengini, hacmini, boyutlarını) duymaktan dolayı zihnimizde bir iz meydana gelir. Sanatçının tabiatı anlamaktaki yeteneği, bilincindeki bazı tasarımların yerleşmesiyle gerçekleşir. Özellikle plâstik sanatlarda görme, gözle bir şeylerin varlığını duyma, isin en önemli yanidir. İnsan, estetik faaliyeti geliştikçe eşyalar, varlıklar ve simgeler dünyasında yasamaya baslar. Beş duyumdan biri olan gözün kapsadığı duyumlar aydınlık, karanlık, renkler, hacimler, biçimler, uzaklıklar gibi en temel kavramlarını, zihnin estetik perspektifi içine alır. Bu kavramlardan oluşan bir konuyu, sanatçı kafasında oluşturamamışsa, yani sanatçı bir konuyu tam anlamıyla incelememişse, konuyu kâğıt üzerine ne kadar güzel çizerse çizsin, çizim göze ne kadar hoş görünürse görünsün, model sağlam algılanmadığından ortaya sağlıklı bir desen çıkmaz. Yaratıcılık, daha başlangıçta, sanat konusu olmazdan önce, insanoğlunun psişik yapısıyla gerçeklesen bir işlemdir. Yalnız figürlü sanat konuları değil, en soyut yaratmalar bile, daha önce görüntüsü ve biçimleri mevcut olan malzemeye dayanmaktadır. Seyircinin de algılama işlemi, çevredeki eşya ve olayların, bünyeleşmiş bütünler halinde kavranmasını sağlayan psikolojik bir olaydır. İnsan gözü çevresindeki olay ve eşyaları algılarken, her zaman fotoğraf makinesi gibi çalışmaz. Özellikle büyük sanat eserleri; yalın bir uyarıcı olmaktan çok, karmaşık ve kavranması zor, değişik sembollerle zenginleştirilmiş ürünlerdir. Eserde beliren kültür faktörünün ağırlığı, izleyici tarafından çözümlenirken; tabiattaki modele nelerin eklendiği, nelerin abartıldığı veya vurgulandığı dikkatle ele alınmalıdır. Çünkü, eser, seyirci tarafından biçimi aracılığı ile algılanır. Bu durumda, sanatçıyla seyirci arasındaki titreşimin açıklanabilmesi, bir bakıma, algılanmakta olan konu ile ona katılan kültürel unsurların belirleyiciliği arasındaki salınımda ve ilişkide düğümlenmektedir. Hangi çağda olursa olsun, sanatçı da, seyirci de bir görme ve idrak etme eylemine girer. Bu bakımdan algi kavramı ve ona eklenen unsurlar, sanat psikolojisinin önemli sorunları arasındadır.

     Sanat Sosyolojisi Sanat sosyolojisi adi verilen dal, sanatçının yasadığı toplumla sanat kurumu arasındaki bağlantıları inceler. Çünkü, her insan gibi sanatçı da, diğer insanlarla ilişki halindedir, ortak bir yaşantı içindedir. Onun içinden çıktığı toplum, onun hedef aldığı kitleler ve sanat eseri arasındaki sayısız ilişkileri, sosyolojinin bir dalı olan sanat sosyolojisi inceler. Sanat ve yaratma olayını, birkaç faktörün etkisi ve sonucu olarak düşünebiliriz. Bunlardan birkaçı : sanatçı kişiliği, kullanılan malzeme, teknik ve sanatçının içinde yasadığı toplumsal ortamdır. İnsanin yarattıkları incelenirken, onun evrensel bir yaratık olması yanında, millî ve toplumsal bir varlık olduğu da göz önüne alındığından, bireyin anlaşılabilmesi için, onun bağlı olduğu toplumsal yapı'nın da anlaşılması gerekmiştir. Sanat, doğrudan doğruya insanlara seslendiğine göre, sorunun çözümünü bir bakıma insan toplumunda aramak gerçekten yerinde olur. En basit tanımlamaya göre ; sosyoloji, toplumları ve toplum içindeki olayları inceler. Sanat ise, bütün toplumlarda yaygın bir olgudur. Sosyoloji, toplumlarda böylesine yaygın bir olaya ilgisiz kalamazdı. İste bu düşünceler ışığında, sanatın insan toplumuyla olan ilgisini yorumlayabilme kaygısı, bazı sosyologları ve sanat tarihçilerini yeni bir bilim kurmaya yöneltmiş, böylece sanat sosyolojisi doğmuştur. Halkın, ya da toplumun büyük çoğunluğunun, sanatı belirlemede payı olduğu düşüncesi, geç devirlerde kabul edilmiştir. Antik çağda, halkı, sanattaki değişme ve gelişmelerin temel etkeni olarak kabul etme eğilimi görülmez. Sanat sosyolojisi, yüzyılımızın basında sanat tarihinin bir branşı olarak değil; sosyolojinin bir branşı olarak ortaya çikar. C.Lalo'nun "sosyolojik estetik" dediği şey, sosyal sınıfların sanata olan ilgisini kritik eden bir görüştür. Yazar, kendinden önce benzer düşünceleri ortaya atan Guyau'nun izleyicisi gibidir. Sanat faaliyeti, kalıcı ve evrensel değerleri bile amaçlasa, her zaman belirli bir topluma sunulur, arz edilir. Bir artistik faaliyete toplumun verdiği değer; eserin kabulü, onun anlaşılması, korunması ve elden ele geçişi bir toplum içinde olmaktadır. Ancak, bütün bunların dışında sanatçının özel bir işlevi de vardır. İşte bu noktadan sonra sosyoloji, teorilerini sanata açıklamakta yetersiz kaldığını görüyoruz. Çünkü, sanatla toplum yapısından başka bağlantılar da vardır.

 


Ayrıntılı bilgi için E-Posta adresim: ibrahimkayabey@mynet.com